Transpozonlar — bir genom boyunca kendilerini kopyalıp yapıştıran DNA dizileri — uzun süredir genomik parazitler olarak görülüyordu, hücre mekanizmasını kendi çoğalmaları için ele geçiren ve ev sahibine fayda sağlamayan bencil unsurlar olarak. Barbara McClintock bu 'sıçrayan genleri' 1940'larda mısırda tanımlamıştı, ancak bilimsel establishment onları on yıllarca yaşam kodundaki gürültü olarak reddetti.

Bu anlatım artık tamamen çürütüldü. Bugün yayınlanan bir Quanta Magazine yazısı, transpozonların evrim tarafından defalarca temel işlevleri yerine getirmek üzere nasıl yeniden kullanıldığını detaylandırıyor. En dramatik katkıları bağışıklık sisteminedir: Omurgalı bağışıklığı, doğrudan bir transpozondan türeyen RAG proteinlerine bağlıdır — bu proteinler bağışıklık hücrelerinin antikör gen segmentlerini karıştırmasına ve neredeyse sonsuz bir patojen dizisini tanımasına olanak tanır.

Bağışıklığın ötesinde, transpozon türevli diziler gen düzenleyiciler, plasenta gelişimi iskeletleri ve hatta sinir devreleri yönlendirme rehberleri olarak yeniden kullanılmıştır. İnsan genomunun yaklaşık %45'i transpozon türevli dizilerden oluşmaktadır — protein kodlayan %1,5'lik kısımdan çok daha fazla. Makale, son araştırmaların transpozon aktivitesinin evrimsel stres dönemlerinde ciddi şekilde arttığını ve organizmalar yeni seçici baskılarla karşılaştığında etkili bir hızlı yenilik motoru olarak görev yaptığını vurguluyor.

Bulgular, biyologların ev sahibi ve parazit arasındaki ilişki hakkındaki düşüncesini değiştiriyor. Tek taraflı sömürü yerine, transpozon-ev sahibi dinamikleri giderek bir ko-evrimsel ortaklık olarak anlaşılıyor — 'parazitin' ev sahibine defalarca yeni moleküler araçlar sunduğu, çoğu zaman ev sahibinin bunlara ihtiyaç duyduğunu bile bilmeden.