Son on yılın veri merkezi tartışması elektrik üzerinden yürüdü: bir kampüs kaç megavat çekiyor, yerel şebeke bunu taşıyabiliyor mu, ne kadarı yenilenebilir sözleşmelerle karşılanıyor? The Verge'in aktardığı yeni bir analiz, asıl faturanın başka bir yerde — insanların soluduğu havada ve on yıllar süren düzenlemelerle kazanılan hava kalitesi iyileşmelerinin geri döndürülmesinde — kesildiğini savunuyor.
Bu ayrım önemli, çünkü iki sorunun çözülebilirliği farklı. Zorlanan bir şebeke yeni arzı emebilir, daha iyi enerji alım anlaşmaları imzalayabilir ya da batarya ve iletim hatlarının yetişmesini bekleyebilir. Belirli bir vadide, belirli bir kompresör istasyonunun ve belirli bir sıra gaz türbininin yanındaki hava kalitesi ise kendi kendine dengelenen bir piyasa değil. Rüzgârın altında yaşayan insanlar için fiziksel ve tıbbi bir sonuç.
Kirliliğin kaynağı sunucu rafları değil, onları çalışır tutmak için eklenen ekipman. Üç kategori belirleyici:
Sahada gaz türbinleri. Elektriği şebekeden alamayacak kadar hızlı büyümek isteyen işletmeciler, kampüsün yanına kendi üretimlerini kuruyor. Yanma türbinleri, yer seviyesi ozonun ve ince partikül maddenin öncülü olan azot oksitlerin yanı sıra karbon monoksit ve uçucu organik bileşikler üretiyor. Bu ekipmanın tek bir yerde, zirve kapasitesi olarak değil sürekli çalışacak biçimde yoğunlaşması, mevcut yatırım dalgasını klasik sanayi talebinden ayırıyor.
Dizel yedek jeneratörler. Bir kampüs şebeke arızasını atlatmak zorunda; pratikte bu, tüm yükü karşılayacak büyüklükte dizel motor sıraları demek. İşletmeciler bunların yalnızca acil durumda çalıştığını söylüyor. Oysa birçok eyalette düzenleyiciler, test saatleri için çalışma izni verdi ve şebeke krizlerindeki acil muafiyetler nadir ekipmanı düzenli bir emisyon kaynağına dönüştürdü.
Farklı bir sanayi için yazılmış izin rejimi. İlgili mevzuatın çoğu yedek jeneratörlerin küçük, aralıklı ve seyrek olduğunu varsayıyordu. Orta büyüklükte bir şehrin tükettiği elektriği çeken ve bunun için yanmaya dayanan bir tesis bu varsayımlara uymuyor; ama evrak çoğu zaman hâlâ uyuyor. Çevresel sonucun karara bağlandığı dikiş tam burası ve bu karar Washington'dan çok, ilçe izin bürolarında veriliyor.
Neden şimdi: mevcut yatırım dalgasının ölçeği sektör tarihinde görülmemiş düzeyde ve kümeleniyor. Kapasite, ucuz elektrik ve esnek imar sunan birkaç eyalette toplanıyor; bu da ülke toplamının yönetilebilir görünmesine, tel örgü hizasında ölçülen yerel sayının ise hiç öyle görünmemesine yol açıyor. 1990'larda ve 2000'lerde ozon uyarılarıyla yaşamış topluluklar, aynı hesabın yeni bir müşteriyle geri döndüğünü izliyor.
Ciddiye alınması gereken bir karşı argüman var. Şebekeye bağlı veri merkezleri, yeni temiz üretimi finanse eden yenilenebilir enerji alımlarını mümkün kılıyor ve işletmecilerin yanmak yerine elektrikleşmek için ticari teşviki var: gaz pahalı, dizel daha pahalı ve ikisi de dava getiriyor. Birkaç büyük işletmeci, izin kavgasından kaçınmak için yakıt hücresi, batarya ve uzun süreli depolama anlaşmaları imzaladı. Bu teknolojiler zamanında gelirse hava kalitesi hikâyesi geçiş dönemi hikâyesine dönüşür.
Ancak "geçiş dönemi" ifadesi çok iş yapıyor. Bugün sipariş edilen türbinler on yıllarca çalışacak ve bu yıl onaylanan izinleri yeniden ele almak zor olacak. Analizin dürüst özeti, veri merkezlerinin kaçınılmaz olarak havayı zehirlediği değil; bugünkü inşaat hızının, "buna izin verilmeli mi?" sorusunu sormak için tasarlanmış düzenleme mekanizmasını geride bıraktığı ve cevabın sessizce, varsayılan olarak verildiği.
İzlenecekler: saha üretimi ve yedek dizel için eyalet düzeyinde izin reformu; işletmecilerin acil jeneratörlerin gerçek çalışma saatlerini yayımlayıp yayımlamadığı; ve bir sonraki kapasite duyurusunun şebekenin temiz olduğu yere mi yoksa iznin kolay olduğu yere mi kurulduğu. Bu üç veri noktası, tartışmayı her türlü projeksiyondan hızlı kapatır.




